10 Aralık 2012 Pazartesi

İngiltere-1

  Sabah erken erken kalkıldı ve ilk yalnız yalnız yurt dışı seferi için hazırlıklara başlandı. Ne olur ne olmaz diye bir hayli erken Pinoşun servisi ile doğğğruuu havaalanı. Check-in işlemleri pek fazla zamanımı almadı,geç kalmış olsa idim eminim kuyruk dışarı bile taşmıştı. Erken hatta çok erken gelmenin hediyesi kitapçıyı uzun uzun dolaşmak oldu. O mu bu mu derken Zülfi Livaneli'nin Son Ada isimli kitabı bu gezinin okunacak kitabı oluyor.


   Yayıla yayıla uçak kalkış kapısında kitabımı okuyorum,insanları gözlüyorum içim kıpır kıpır ilk yalnız yurt dışı gezisi için heyecan dorukta!!! Thy tam saatinde kalkıyor ve yolculuk maratonum başlıyooorrrr. Servis mükemmel,ancak ben sadece sandwich de bulunan peynir ve yeşillikleri yiyorum. İngiltere de ki arkadaşım benim yıllardır kilo vermemi tenbihler durur,yani bir yerden başlamak lazım di mi?:)))
  İstanbul'a inince maraton başlıyor ve ben ucu ucuna,pasaport kontrolünde ise insanları sollaya sollaya çıkış kapısına ulaşıyorum. Thy yine tam zamanında uçuyor,şansıma orta koltuk boş. Koltuğa kitabımı,gözlüğümü,günlüğümü yayıp sahibi oluveriyorum. Yolculuk keyifli geçiyor,biraz müzik dinledim,biraz kitabımı okudum,biraz günlük yazdım,biraz da yemek molası ve en önemlisi Landıng Card doldurma faslı. 1-2  düzeltme ve destek ile bu işlem de sorunsuz halledildi. Yemek de tavuk menüsünü seçtim yanında da Fransız beyaz şarap tercih ettim. Sunum, lezzet tam da kıvamında idi. 3 saat 45 dakika göz açıp kapatıncaya kadar geçiverdi,önümde zorlu bir gümrük geçişi var. Sürü psikolojisi ile döne dolana gümrük girişine yaklaşıyorum,bizim gibi üçüncü dünya ülkelerinin girişi ayrılmış. Bana sıra gelince bir Hello çakıyorum ve en sevimli halim ile gülümsüyorum,kadın en soğuk ve suratsız hali ile bana tatil için mi geldiğimi soruyor bende yes yes diyorum nihayet mühür basıldı resmen İngiliz topraklarındayım. Sürat ile valizimi alıp arkadaşıma koşuyorum,çok özleşmişiz sarılmalara doyamadık. Yol boyu hiç susmadık,bu arada pırıl pırıl bir hava beklentilerimi yanıltıyor. Brighton beklediğimden daha büyükmüş,git git git sonunda sahile ulaştık. Cuma geceleri geleneksel yemek olarak fish and cips yenirmiş bizde Harvester'da bunu yaptık.


 Gece çok uzun sürmüyor biraz da evde laflıyoruz,yol yorgunluğu beni uykuya teslim etti. Sabah erken ve zinde uyandım,hemen kahvaltı faslı,kahve faslı derken kendimizi şımarttık. Bu arada dışarıda zırıl zırıl bir yağmur bu böyle devam eder durur dediler,doğrusu içim karardı. Mevcut duruma uyum sağlayacağız elimizdeki kumaş bu. Yağmur bize vız geldi ve kendimizi vurduk Brighton caddelerine,yürüyerek sahile ulaştık.  En önemli tarihi yapı olan Royal Pavilion bugünkü ziyaret noktamız. Yine yürüyerek eve döndük. Ertesi gün de istikamet Brighton Pier. Sabah bir hamaratız iki arada bir derede iki tepsi börek yaptık.


Brighton Pier oldukça eğlenceli bir yer,boy boy,çeşit çeşit kumar makineleri ile donatılmış. Ebeveynler kendi elleri ile ufacık çocuklarına kısa yoldan para kazanmayı öğretiyor. Bol bol fotoğraf çektim tam turist gibiyim. Otobüse binip Brighton'a yakın bir kasaba olan Lewes'e gidiyoruz,amacımız orda ki kiliseye gidip mum yakmak. Arkadaşım adamış onu yerine getiriyoruz ve eve otobüs ile dönüyoruz. Fotoğraf yükleyip,blogumu yazdım ve erkenden uykuya teslim oldum.


Sabah yine cin gibi uyanıyorum,bugünkü hedefimiz Brighton'un Howe semti. Burası  biraz daha lux,mağazalar,caddeler,binalar hemen fark ediliyor. Biraz kıyafet denemece,biraz vitrin yalamaca,derken hoş vakit geçirip eve döndük. Yarın büyük gün Londra'ya gidiyoruz.

Yaşam anlardan ibarettir........

Yaşam anlardan ibarettir